https://3tdergi.com/index.php/pub/issue/feed Tanım Tenkit Teori 2026-03-07T01:33:01+03:00 Mehmet Şahin editor@3tdergi.com Open Journal Systems <p style="font-weight: 400;">Tanım Tenkit Teori [3T] (eISSN:3023-5545); Dil, İletişim ve Kültür; Din Araştırmaları; Eğitim; Felsefe; Hukuk ve Yasal Çalışmalar; Psikoloji; Sanat ve Edebiyat; Sosyal ve Beşeri Bilimler; Tarih; Ticaret, Yönetim, Turizm ve Hizmetler alanlarında Türkçe ve İngilizce özgün araştırma makalelerini yayınlayarak ulusal ve uluslararası düzeyde bilgi paylaşımına katkıda bulunmayı amaçlar.</p> <p style="font-weight: 400;">3T dergisi, yılda iki sayı (Şubat - Eylül) olarak sadece e-dergi formatında yayımlanmaktadır. Dergimizde değerlendirme süreci yaklaşık 10 hafta sürmektedir. Bu süreçte çalışmayı; 2 İç hakem, 2 dış hakem, 1 dil editörü, 1 son okuyucu inceler. </p> <p style="font-weight: 400;">3T dergisi; açık erişimli, gayrı ticari bilimsel yayıncılığı benimsemiştir. Dergide yayımlanan makaleler, yazarı tarafından üniversitesinin kurumsal arşivinde, konulu arşivlerde veya istenilen diğer arşivlerde ambargo süresi olmaksızın erişime açılabilir. 3T, <a href="mailto:https://www.crossref.org/members/prep/34564">Crossref</a> üyesidir. Yayınlanan tüm makalelere, kalıcı makale tanımlayıcısı olarak DOI atanır. 3T, makalelerin kaynakçasını açık erişim olarak sunarak <a href="mailto:https://i4oc.org">Open Citations I4OC</a> inisiyatifini desteklemektedir. Böylece yayınlarımıza herkes ücretsiz olarak hemen erişebilir.</p> <p style="font-weight: 400;"><strong>Makale Kabul Tarihleri</strong></p> <p style="font-weight: 400;">Şubat sayısı için: 1 Ekim – 31 Aralık<br />Eylül sayısı için: 1 Mart – 1 Temmuz</p> https://3tdergi.com/index.php/pub/article/view/58 Hasan-ı Basrî'nin Cuma Namazına Dair Görüşleri 2026-02-26T21:41:00+03:00 SEMA ÖZBAKIŞ semaozbakis@gmail.com Zeki Yaka zekiyelten@hotmail.com <p>Bu çalışmanın amacı, Hasan-ı Basrî (ö. 110/728)’nin Cuma namazı ve ona bağlı şartlar hakkındaki görüşlerini tespit etmek, bu görüşlerin dayandığı delilleri ortaya koymak ve söz konusu tartışmaların tarihsel bağlamını belirlemektir. Böylece hem tâbiîn dönemindeki dinî düşüncenin karakteri hem de fıkhî meselelerin o dönemde nasıl ele alındığı daha iyi anlaşılmış olacaktır. Ayrıca çalışmada, Hasan-ı Basrî’nin değerlendirmelerinin sonraki literatürde nasıl karşılık bulduğu ve günümüz fıkhî görüşlerinin şekillenmesinde ne ölçüde etkili olduğu da ele alınacaktır. Bu yönüyle çalışma, sadece tarihsel bir tasvir yapmakla sınırlı olmayıp meselenin literatürdeki sürekliliğini de dikkate almaktadır. İslâm toplumunda Cuma namazı, dinî sürekliliğin korunması ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması bakımından özel bir konuma sahiptir. Haftalık olarak kılınan bu namaz sayesinde cemaat belirli bir vakitte bir araya gelmekte, hutbe yoluyla dinî, ahlâkî ve sosyal konular aktarılmakta ve böylece kamusal bilinç canlı tutulmaktadır. Bu yönüyle Cuma namazı, sadece bireysel bir kulluğun ötesine geçerek kurumsal nitelikler taşıyan bir ibadet haline gelmiştir. Toplumsal ilişkilerin güçlenmesi, dinî bilgilerin aktarılması ve inanç pratiğinin ortak bir zeminde yaşanması gibi sonuçlar, ibadeti İslâm toplumlarında sürekliliği sağlayan önemli bir unsura dönüştürmüştür. Cuma namazının farziyeti Kur’ân, Sünnet ve icmâ ile sabit olup bu konuda Müslümanlar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Kur’ân’da Cuma günü namaza çağrı yapıldığında alışverişin bırakılması emredilmiş; Hz. Peygamber bu uygulamayı hayatı boyunca sürdürmüş; sahabe nesli de bu ibadeti toplumsal düzenin bir parçası olarak devam ettirmiştir. Cuma namazının farz oluşunda ittifak edilmekle birlikte, bu ibadetin sahih olabilmesi için gerekli şartlar ve bu şartların kapsamı konusunda bazı fıkhî tartışmalar yaşanmıştır. Özellikle kimlere farz olduğu, hangi şartlarda geçerli olacağı, hutbenin rükünleri, namaz ile öğle namazı ilişkisi ve ibadetin mekân boyutu gibi meseleler, mezhepler arasında görüş ayrılıklarının ortaya çıktığı başlıca alanlar olmuştur. Bu durum, İslâm hukuk düşüncesinin içtihadî yönünü ve ibadet konularında bile yorum çeşitliliğinin bulunduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu tartışmalar içerisinde tâbiîn döneminin önemli ilim adamlarından biri olan Hasan-ı Basrî’nin Cuma namazına ilişkin görüşleri özel bir yere sahiptir. O’nun konuyla ilgili değerlendirmeleri hem içerdiği deliller hem de sonrakiler tarafından nasıl algılandığı yönüyle önem taşımaktadır. Bu durum, erken dönem fıkhının dinamik yapısını ve farklı içtihatların aynı dönemde bir arada bulunabileceğini göstermektedir. Hasan-ı Basrî’nin bu konuya yaklaşımını daha iyi değerlendirebilmek için, diğer mezheplerin kanaatleriyle birlikte mukayeseli yöntem izlenecektir.</p> 2026-02-28T00:00:00+03:00 Telif Hakkı (c) 2026 Tanım Tenkit Teori https://3tdergi.com/index.php/pub/article/view/57 Gassân Kenefânî’nin Bizim Olmayan Âlem Adlı Öykü Kitabı ve Karakterlerin Analizi 2026-02-04T14:41:06+03:00 Ayşe Ulu Sarıkaya ayseulusrky@hotmail.com <p>Bu çalışma, modern Arap edebiyatının önemli temsilcilerinden ve direniş edebiyatının öncülerinden biri olarak kabul edilen Gassân Kenefânî’nin “Bizim Olmayan Âlem” adlı eserini ve bu eserde yer alan karakterleri ayrıntılı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada nitel bir yöntem benimsenmiş olup eser hem teknik hem tematik açıdan analiz edilmiştir. Teknik inceleme kapsamında ele alınan unsurlar şunlardır: Olay örgüsü, karakterlerin yapısı ve gelişimi, mekân ve zaman kullanımı, dil ve üslup özellikleri, anlatım teknikleri ve sembolik anlatım yöntemleri. Karakterlerin içsel çatışmaları, duygusal tepkileri, düşünsel süreçleri, sosyal çevreleri ve aile ilişkileri bağlamında yazarın edebî yaklaşımı değerlendirilmiştir. Kenefânî, öykülerinde olay örgüsü ve mekân kullanımı açısından özgün bir yapı kurmaktadır. Yazar, zaman ve mekânı hem gerçek hem de hayali bir çerçevede kullanarak karakterlerin psikolojik ve toplumsal dünyalarını etkili biçimde yansıtmaktadır. Mekânlarda, çoğunlukla karakterlerin yalnızlık ve içsel çatışmalarını vurgulayan kapalı alanlara yer verilirken, bazen de açık alanlardan sokak veya toplumsal mekânlar kullanılmaktadır. Zaman kullanımı ise geriye dönüş teknikleriyle desteklenir; geçmiş deneyimler, toplumsal hafıza ve bireysel travmalar karakterlerin davranışlarına ve öyküye yön veren temel unsurlar hâline gelmektedir. Eserin anlatıcı ve bakış açısı kullanımı çeşitlilik göstermektedir. Gözlemci anlatıcı ağırlıklı olarak tercih edilse de, özne ve çoğul anlatıcıya da başvurulmaktadır. Tanrısal bakış açısı kullanılırken de olaylar ve karakterler arasındaki ilişkileri geniş bir perspektifle sunarak öykülere tematik ve psikolojik derinlik kazandırılmaktadır. Kenefânî, öykülerinde diyaloğu, iç diyalogu, geriye dönüşü, tasviri, mektubu ve leitmotiv tekniğini ustalıkla kullanarak karakterlerin ruh hâllerini, çatışmalarını ve toplumsal konumlarını derinlemesine yansıtmaktadır. Yazarın dil ve üslubu, öykülerin etkileyiciliğini artıran bir diğer önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Kenefânî, dili sade ve anlaşılır bir biçimde kullanırken, zaman zaman argo ve günlük konuşma diline yakın ifadelerle metne samimiyet ve doğallık katar. Üslubu eleştirel ve karamsar bir ton taşımakta olup, toplumsal olaylar, bireysel yaşam ve insan ilişkilerindeki eksiklikleri ön plana çıkarmaktadır. Bununla birlikte felsefi bir yaklaşım sergileyerek insan doğası, yaşamın anlamı, birey-toplum ilişkileri ve varoluşsal sorular üzerine yoğunlaşırken, soruları genellikle yanıtsız bırakarak, okuyucunun kendi çıkarımlarını oluşturmasını hedeflemektedir. Öykülerde işlenen temalar yönünden de oldukça zengin olan yazar, yalnızlık, aidiyet, aile bağları, hayvanlarla kurulan ilişkiler, göç, savaş, yoksulluk ve toplumsal adaletsizlik öykülerde birbirine bağlı ve iç içe geçmiş bir biçimde ele alınmaktadır. Karakterler aracılığıyla bu temalar somutlaştırılırken, aidiyet ve kimlik arayışı yalnızlıkla, göç ve toplumsal travmalar toplumsal sorumlulukla ilişkilendirilmektedir. Özellikle Filistin’de yaşanan zorunlu göç, siyasi değişimler ve toplumsal kırılmalar, Kenefânî’nin karakterlerinin psikolojisine ve edebî yaklaşımına doğrudan yansımış; böylece karakterler hem bireysel acıları hem de kolektif hafızayı temsil eden sembolik figürler hâline gelmiştir. Kenefânî’nin eserlerinde karakterler, geçmişin ağırlığını ve geleceğe dair belirsizliği taşırken, aidiyet, kayıp, direnme, köksüzlük ve toplumsal sorumluluk temaları aracılığıyla hem bireysel hem toplumsal boyutları temsil eder. Bu yönüyle öyküler, Filistin halkının yaşadığı travmaların edebî yansıması olmasının yanı sıra, kimlik ve direniş mücadelesinin ideolojik temellerini de ortaya koymaktadır. Yazarın gazeteci ve entelektüel kimliği, ulusal bilinç oluşturma çabası ve deneyimlerini eserlerine yansıtması, karakterler aracılığıyla okuyucuda derin bir empati ve toplumsal farkındalık yaratmaktadır. Sonuç olarak, Gassân Kenefânî’nin Bizim Olmayan Âlem öykü kitabı, karakterlerin çok katmanlı yapısı, tematik derinliği, anlatım teknikleri ve sembolik diliyle modern Arap edebiyatında özgün bir yer edinmektedir. Bu çalışma, Kenefânî’nin karakterlerini hem bireysel hem toplumsal bağlamda görünür kılmayı, direniş edebiyatı perspektifiyle anlamlandırmayı ve modern Arap edebiyatına yaptığı estetik ve ideolojik katkıları ortaya koymayı hedeflemektedir.</p> <div class="host-lopnbnfpjmgpbppclhclehhgafnifija" style="position: relative; z-index: 2147483647;"> </div> 2026-02-28T00:00:00+03:00 Telif Hakkı (c) 2026 Tanım Tenkit Teori https://3tdergi.com/index.php/pub/article/view/52 Tasavvuf Geleneğinde Letâif Sistemi: Tarihsel Gelişimi ve Seyrüsülûkteki Rolü 2025-11-17T00:17:07+03:00 İdris polat polatidris1@gmail.com <p>Tasavvuf yolculuğunun (seyrüsülûk) temelini oluşturan beş ana latîfenin (Kalp, Ruh, Sır, Hafî, Ahfâ) hem ruhanî tarikatlardaki konumu hem de farklı sûfîler arasındaki yorum çeşitliliğinin ortaya konulması, tasavvuf araştırmaları açısından dikkate değer bir inceleme alanıdır. Bu çalışma, tasavvuf geleneğinde merkezî bir kavrama karşılık gelen letâif kavramını tarihsel gelişimi, kavramsal içeriği ve seyrüsülûk sürecindeki işlevi açısından incelemektedir. Sûfîlerin insan anlayışında yer alan letâif sistemi, insanın nefsânî yönünden ruhanî olgunluğa geçişini temsil eden özgün bir metafizik model olarak değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda çalışmanın temel amacı, insanın mânevî yapısında yer alan latîfelerin tasavvufî terbiyedeki rolünü ve farklı tarikatlar arasındaki yorum çeşitliliğini ortaya koymaktır. Çalışma, nitel araştırma yöntemine dayanmakta; klasik tasavvuf kaynakları, sûfî risaleleri ve çağdaş literatür karşılaştırmalı biçimde incelenmektedir. Temel kaynak materyalini Nakşibendiyye ve Kübreviyye gibi ruhanî tarikatların önde gelen isimlerinin eserleri oluşturmaktadır. Bu kapsamda, özellikle İmam Rabbânî’nin (ö. 1034/1624) el-Mektûbât ve Mebde’ ve Me’âd gibi temel eserleri ile Alâüddevle Simnânî’nin (ö. 736/1336) yedi latîfe sistematiğini açıklayan metinler derinlemesine tahlil edilmiştir. Araştırma, latîfelerin teolojik bir kavram olmasının yanında pratik bir seyr ü sülûk haritası olduğunu kanıtlama çabasındadır. Çalışmada, letâif doktrininin insanın iç dünyası, mânevî eğitim süreci ve ruhanî tekâmülle olan ilişkisi ele alınmış; bu bağlamda tasavvufî tecrübenin insanın ahlâkî olgunlaşmasına katkısı tartışılmıştır. Araştırmada ilk olarak insanın madde ve mâna boyutları arasındaki ilişki açıklanmış, sûfîlerin insanı hem halk âlemi hem de emir âlemini kendinde toplayan “küçük âlem” (âlem-i suğrâ) olarak tanımladığı belirtilmiştir. Ardından nefsânî ve ruhanî yolların ayrımı üzerinde durulmuş; nefsin yedi mertebesi (atvâr-ı seb’a) üzerinden tezkiyeyi öne çıkaran Kâdiriyye geleneğiyle, latîfelerin arınmasını esas alan Nakşibendiyye ve Kübreviyye mekteplerinin yaklaşımları karşılaştırılmıştır. Çalışmanın en önemli katkısı, Letâif-i Hamse (kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ) sisteminin tarihsel olarak Alâüddevle Simnânî’den (yedi latîfeli sistem) İmâm Rabbânî’ye (beş latîfeli sistematizasyon ve bedende yer tayini) kadar geçirdiği dönüşümü ayrıntılı biçimde incelemesidir. Bu sistemin, seyrüsülûkte zikir, murâkabe ve tasfiye süreçleriyle bütünleşerek insanın ilâhî hakikate yönelmesini sağlayan temel bir eğitim modeli haline geldiği vurgulanmıştır. Bulgular, letâif kavramının erken sûfîlerden itibaren insanın mânevî yapısını anlamada epistemolojik bir anahtar işlevi gördüğünü göstermektedir. Her bir latîfe, sâlikin farklı bir nefsânî kayıttan kurtulmasını ve tekâmülünü sağlamakla görevlidir. Örneğin, Ruh Latîfesi makamındaki zikr-i can ile birlikte sâlikin, makamın safiyetinden ötürü ruhu Hakk sanma gibi ince ve önemli bir tehlikeyle karşılaşma riski bulunmaktadır. Dolayısıyla sistem, her mertebede hem bir ilerleme hem de bu ilerlemenin risklerini barındırır. Sûfîler, her bir latîfenin kendine has zikir metodu, tecellî rengi ve feyiz kaynağı olduğunu belirtmiştir: Kalp Latîfesi (Âdemî meşrep) sarı-kırmızı tecellilerle veled-i kalb makamına ulaşılır; Ruh Latîfesi (İbrahimî meşrep) kırmızı tecellilerle zikr-i can makamına erişilir ve ruhun Hakk sanma tehlikesiyle karşılaşılır; Sır Latîfesi (Mûsevî meşrep) beyaz tecellilerle müşâhede sağlanır; Hafî Latîfesi (İsevî meşrep) siyah nurlarla ayne’l-yakîn derecesine ulaşılır ve Ahfâ Latîfesi (Muhammedî meşrep) yeşil tecellilerle ulûhiyyet sırlarının en gizli noktasına (kâb-ı kavseyn) ulaşım için zemin hazırlar. Tüm bu bulgular ışığında bu çalışma, tasavvuf geleneğinde insanın mânevî tekâmülünü açıklayan letâif düşüncesinin, sadece tarihsel bir doktrin olmasının da ötesinde insanın içsel eğitimine yönelik sistematik bir model olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, çağdaş insanın anlam ve bütünlük arayışına katkı sağlayabilecek bir mânevî disiplin olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamlı sistematizasyon, hem literatürdeki dağınık bilgiyi bir araya getirmekte hem de Letâif-i Sitte veya Seb’a gibi farklı latîfe sayıları üzerindeki tartışmalara analitik bir zemin sunmaktadır. Dolayısıyla letâif öğretisi, hem klasik sûfî epistemolojisinin sistematik bir özeti hem de insanın varlık yapısına dair bütüncül bir yorum olarak yeniden değerlendirilmektedir.</p> 2026-02-28T00:00:00+03:00 Telif Hakkı (c) 2026 Tanım Tenkit Teori https://3tdergi.com/index.php/pub/article/view/56 Vahiyden Logosa Hıristiyanlık’ta Peygamberlik Anlayışı 2025-12-17T00:28:26+03:00 abdullah dilek abdullahdilek@gmail.com <p>Hıristiyanlık kendine has bir vahiy algısına sahip olduğundan peygamberlik anlayışı diğer monoteist din ve geleneklerden ayrılmaktadır. Yeni Ahid diye tanımlanan Îsâ Mesîh süreci ile beraber vahiy anlayışı da farklı bir yöne doğru evrilmiştir. Hıristiyanlara göre Îsâ Mesîh doğumundan ölümüne kadar hayatında sahip olduğu olağan dışı özelliklerle bizzat kendisi vahiy olmaktadır. Îsâ Mesîh’in almış olduğu vahiy; kendinden önceki peygamberler gibi tanrı-peygamber seviyesinde değil; daha üstte baba-oğul konumunda almıştır. Yahudilik ve monoteist dinler açısından Hıristiyanlık’taki bu durum hıristiyan inançlarına has bir özellik olarak yerini korumaktadır. Hıristiyanlık tarihi boyunca bu inanç Îsâ Mesîh’in logos olması; yani söz, kelime bir anlamda vahiy olması ile temsil edilmiştir. Hıristiyanlık’ta peygamber inancı ortaya konulduğunda, peygamberliğin dindeki temel faktör olan Hz. Îsâ’nın vahiyle ilişkisine göre oluştuğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Îsâ hayattayken birçok sıfatla vasıflanmıştır. Hz. Îsâ’nın esas konumu ve pozisyonu çarmıh vakıasından sonra belirlenmiştir. Yeni Ahid kitaplarının oluşturduğu dinî anlayışta Hz. Îsâ’nın takipçileri onun mesîh ve kurtarıcı olduğunu temel inanç olarak belirlemiştir. Hz. Îsâ henüz hayattayken onun kimliği konusunda ihtilaflar görülmüştür. Bazıları onu Yahya, bazıları İlyas, bir kısım insanlar ise onu peygamber olarak görmüştür. Bunun dışında onu insanoğlu ve tanrıoğlu gibi birbirinin zıddı sıfatlarla tanıyanlar da olmuştur. Hz. Îsâ’ya yönelik bu farklı tanımlar Hıristiyanlık tarihi boyunca devam edecektir. Nitekim hıristiyan inançları şekillenirken Hz. Îsâ’nın tabiatı gündeme gelecektir. Öyle ki kutsal metinlerde anlatılan çeşitli sıfatlar her mezhebin farklı bir Îsâ inancında olmasına sebep olacaktır. Hz. Îsâ’nın vahiyle ilişkisi onun Tanrı sözü yani logos olarak sunulması ile farklı bir anlam kazanmıştır. Çünkü logos olarak Hz. Îsâ vahyin bizzat kendisidir. Aynı zamanda Rab olarak kabul edilen Îsâ Mesîh’in kendi sözleri ve kendi hayatı vahiy konumuna yükselmiştir. İncîl olarak meşhur olan iyi haber (evangeliyon) Hz. Îsâ’nın hayat hikayesinin anlatımından ibaret olmaktadır. Hıristiyanlar vahiy olarak Hz. Îsâ dışında yazılı bir kitap, gökten ilhamla melek aracılığıyla inen bir kutsal metin sahibi değillerdir. Hıristiyan inancında Hz. Îsâ’nın hayatını ve mucizelerini okumak bizzat vahyin kendisidir. Böylece Hıristiyanlık’ta peygamberliğin ilahî kaynağı bizzat Îsâ Mesîh’in kendisi olmaktadır. Ayrıca Hz. Îsâ’nın öğrencileri olan havariler ile Kutsal Ruh desteğini alan kişiler de peygamber olarak kabul edilmiştir. Peygamberlerin en büyük görevi de Îsâ Mesîh’in tecrübesini anlamaya yönelik bir çabadan ibarettir. Hıristiyanlara göre Îsâ Mesîh dönemi sonrası kilisenin de bir kurum olarak görevi, bütün milletlere Tanrı’nın kelamı olan Îsâ Mesîh’i anlatmaktır. Bu açıdan bakıldığında Hıristiyanlık tarihi boyunca Hz. Îsâ’nın dinin merkezinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Kilise ve mezhepleri birbirinden ayıran farklar da Hz. Îsâ’ya ilişkin farklı inançlardır. Bir anlamda farklı bir mezhebin oluşması için farklı bir Îsâ anlayışının olması gerekmektedir. Zira Hıristiyanlık’ta Tanrı’dan vahiy alan bir peygamber düşüncesi ortadan kalkmıştır. Bunun yerine bir insandan doğan tanrı fikri vardır. İnsanlar arasında yaşayan bu tanrının her davranışı bir mucize ve vahiy mahsulüdür. Artık tanrı merkezli din yerine kurtarıcı merkezli bir din vardır. Bu kurtarıcı ise Îsâ Peygamber yerine Îsâ Mesîh’tir. Söz olarak, kelime olarak Îsâ Mesîh, Yahudilik sonrası yeniden inşa edilen “Yeni Ahid”in merkezinde yer alacaktır. Bu çalışmada vahiy ve peygamberlik inancının Hıristiyanlık içindeki konumu logos anlayışı üzerinden ortaya konulacaktır. Böylece Hz. Adem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’den Hz. Yahya’ya kadar devam eden peygamberliğin yeni bir çehreye büründüğü ortaya konacaktır.</p> 2026-02-28T00:00:00+03:00 Telif Hakkı (c) 2026 Tanım Tenkit Teori https://3tdergi.com/index.php/pub/article/view/55 İslâm Hukukunda Şahitlik ve Şüphe İlişkisi 2026-02-26T21:48:22+03:00 Ahmet POLAT apolat71@outlook.com Zeki YAKA zekiyaka@akdeniz.edu.tr <p>İslâm’ın ortaya koyduğu hükümler, zarurat-ı hamse diye bilinen can, mal, nesil, aklı ve dinin korunmasına yönelik hükümlerdir. Meydana gelen adli vakalarda, beş temel ilkeyi korumak ve adaleti gerçekleştirmek görevi olan mahkemelerde şahitlik şer’î bir delil olarak kabul edilmiştir. Yaşanmış bir olayın, mahkeme huzurunda açıklığa kavuşarak hâkimin ve kamuoyunun zihninde oluşan tereddütleri gidermeye yönelik, şahitlik delilinin rolü çok büyüktür. İslam hukukunda farklı durumlarda yapılacak şahitlikler için, olayların özelliğine göre birtakım kurallar/şartlar tespit edilmiştir. Buna göre, zina davalarında dört erkek, diğer davalarda iki erkek yahut bir erkek iki kadının bulunması gerekir. Şartların konulması, adalete olan güvenin sarsılmaması ve şüphe/töhmetin izalesine matuftur. Yargılamayı yürütecek hâkim; sosyal hayatındaki yaşantısına dikkat etmeli, her iki tarafa eşit mesafede yaklaşmalı, soruşturmayı belirlenen usul çerçevesinde yürütmelidir. Şahitlerin ise vasıfları, sosyal statüleri, adalet üzere yaşamaları, tanıklığa ehil olma cihetinden teklif/tekellüf durumu, tanıklıkta bulunacağı davada akraba veya yakınının bulunup bulunmaması, tanıklığa konu edinen kişinin psikolojik durumu gibi meseleler şüphe ile doğrudan irtibatlıdır. Adaletin sağlanması ve verilen kararlarda şüphe oluşmaması için, pozitif hukukta insanın psikolojik durumu da dikkate alınarak şahitliğin deliller arasından çıkarılması tartışılmış; ancak buna rağmen şahitlikten vazgeçilmemiştir. Fıkıh bilginleri ise, bu tartışmaya girmek yerine, nasların yanı sıra fıkıh-ahlâk ekseninde tanık olarak dinlenecek kimselerin kriterlerini belirlemişlerdir. Gündemden hiç düşmeyerek daima tartışmaların odak noktasında bulunan kadınların şahitliği ise, şüpheyle yakın ilişkilidir. Şahitlik çok ağır bir sorumluluk olduğu için kadınların bu sorumluluğa dahil edilmemesi hedeflenmiştir. Doğum, bekâret ve nesep gibi hâllerde kadının tek başına şahitliğine zarureten izin verilmiştir. Şahitlikle ilgili meselelerin incelenmesinde, dört mezhebin klasik ve geniş hacimli kaynakları esas alınmış, bu eserlerde yer alan hükümlerden hareketle şüphe olgusu ile şahitlik arasındaki ilişkinin temellendirilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda çalışmada, ilgili hükümlerin bütüncül biçimde sunulmasını sağlayan tümevarım metodu tercih edilmiştir.</p> 2026-02-28T00:00:00+03:00 Telif Hakkı (c) 2026 Tanım Tenkit Teori https://3tdergi.com/index.php/pub/article/view/53 Ebû Muhammed el-Yemenî ve Yetmiş Üç Fırka Akâidi Adlı Eserinin Tanıtımı 2026-01-29T22:40:12+03:00 Mustafa Keskin mustafakeskin@duzce.edu.tr <p>Ebû Muhammed el-Yemenî (ö. 555/1160?), İslâm düşünce tarihinin erken dönemlerinde adı geçen ancak hayatına dair neredeyse hiç bilgi bulunmayan bir müelliftir. Tarih, tabakât ve terâcim kaynaklarında Yemenî hakkında kayda değer bir malumat yoktur; bu durum, yaşadığı dönemde Yemen’de Zeydî ve İsmâilî hâkimiyetin güç kazandığı siyasi ve mezhebî koşullarla ilişkilendirilebilir. Yemenî’nin kimliğini gizlemesi veya hakkında bilgi aktarılmaması, yoğun mezhebî gerilimlerin bulunduğu bir ortamda yazdığı eserlerin güvenlik ve siyasî kaygılarla bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir. Ancak üslubu, kavram seçimi ve hadis merkezli yaklaşımı, onun Ehl-i Sünnet çizgisinde, özellikle Ehl-i Hadîs geleneği içerisinde bir âlim olduğunu gösterir. Aklî te’villerden uzak durması, nakli temel referans kabul etmesi ve bid’at fırkalara yönelttiği sert eleştiriler, bu yaklaşımının belirgin göstergeleridir. Yemenî’nin en bilinen eseri Yetmiş Üç Fırka Akâidi, klasik fırak literatüründe önemli bir yer tutar. Eserin temelini, Hz. Peygamber’in ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağı ve bunlardan birinin kurtuluşa ereceği şeklindeki hadisi oluşturur. Yemenî, bu hadisi çıkış noktası olarak kullanarak İslâm ümmeti içindeki itikadî ayrışmaları sistematik biçimde ele alır. Yaklaşımı, mezheplerin tarihî gelişimini incelemekten çok, inanç esasları açısından doğru ile yanlışı ayırmaya yöneliktir; onun için ümmetin ayrışması tarihsel bir olgu değil, imanın mahiyetine dair bir sapmadır. Böylece eser normatif bir inanç kılavuzu işlevi görür ve hangi görüşlerin Ehl-i Sünnet çizgisine dahil olduğunu belirleyip sapmaları tanıtarak uyarmayı amaçlar. Eserin yöntemi, mezheplerin sadece bir liste hâlinde sunulmasını değil, her bir fırkanın itikadî hatasının temel doktrinler üzerinden belirlenmesini içerir. Yemenî, hadisi bir rivayet olarak değil, ümmetin itikadî durumunu anlamak için bir ölçüt olarak kullanır; bu nedenle eser, salt bir mezhepler ansiklopedisinden farklılaşır. Müellif, kelâmî meselelerde Selefî ve Ehl-i Hadîs yaklaşımını benimser; Allah’ın sıfatları, kader, imâmet, nübüvvet, kabir azabı, büyük günah işleyenin durumu, şefaat, rü’yetullah ve Kur’ân’ın mahlûk olup olmadığı gibi konularda aklî te’villerden uzak durur ve nakli merkeze alır. İmâmet konusunda ise Sünnî görüşü savunarak nass yerine ümmetin bey’atı ve icmâ ile gerçekleştiğini belirtir. Eserin hacmi mütevazı olsa da pedagojik açıdan kullanışlıdır; mezheplerin temel itikadî hatalarını kısa ve öğretici şekilde özetler. Yemenî’nin hadis merkezli yaklaşımı, eseri kelâm ağırlıklı fırak eserlerinden ayırır ve Ehl-i Hadîs çevrelerinde daha fazla rağbet görmesini sağlamıştır. Ayrıca eser, Yemen’deki Sünnî direnişin ilmî zeminine dair ipuçları sunar ve yoğun Zeydî-İsmâilî etkisinin bulunduğu bir bölgede Sünnî kimliğin korunmasına yönelik entelektüel çabanın bir ürünü olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak, Yetmiş Üç Fırka Akâidi, klasik fırak literatüründe hem aktarım hem yorumlama işlevi gören, hadis merkezli, normatif ve pedagojik bir eserdir. Türkçeye kazandırılması, Yemenî’nin düşünce sistemini, kavramsal tutarlılığını ve ilmî üslubunu günümüz akademik araştırmalarına taşımakta önemli bir katkı sunmaktadır.</p> 2026-02-28T00:00:00+03:00 Telif Hakkı (c) 2026 Tanım Tenkit Teori